4 Aralık 2017 Pazartesi

Körelen Vicdanlarımız ve Seyirci Etkisi




 Vicdanımızı ve masumiyetimizi korumanın son derece zor olduğu, bizi manen boğan bir çağdan geçiyoruz. Televizyon kanalları, popüler eğlence endüstrisi, pazarlama şirketleri ve daha bir sürü kapitalist etmen, bize kim olduğumuzu unutturma misyonunu başarıyla sürdürüyorlar.

 Başarıya giden yolda, kişisel gelişim akımının kuklaları haline geliyoruz ve mutluluk illüzyonuna kapılıp, bize dayatılan vurdumduymazlık tuzağına kolayca yem olabiliyoruz. Bize başarı adıyla sunulan puta o kadar odaklanmış bir durumdayız ki, ona zeval gelmesine asla izin vermiyoruz. Çünkü başarısız olursak yuhalanırız, çünkü başarısız olmak demek egomuzun yerlere serilmesi demek, çünkü yeni ‘’güzel’’ dünyada başarısızlığa yer yok. Yersen.

 Oysa etrafımızda belki de tü kaka deyip görmezden geldiğimiz bir sürü şey oluyor. Sağımızda aç komşumuz var, solumuzda cinayet işleniyor. Elli metre ilerimizde başarının ipine tutunamamış, düzene ayak uyduramamış, hayatta kalmak adına alkol, uyuşturucu, esrar gibi illetlerle mücadele veren insanlar var. Ama nasıl olsa birileri yardım eder değil mi? Hem biz başarıya giden yolda böyle şeylerle mi uğraşacağız? Hele bir başarıyı yakalayalım, şöyle elimize sağlam da bir para geçince, bir hayır kuruluşuna hatırı sayılır bir bağışta bulunur, arınırız günahlarımızdan. Vicdanlı insanlarız vesselam. Yersen.

 Psikolojide seyirci apatisi (seyirci etkisi) nedir bilir misiniz? Bahsi geçen terim 1964 yılında Amerika’da gerçekleşen bir olaydan sonra ortaya çıkmıştır. Söz konusu olayda Kitty Genovese isminde bir kız sokağın ortasında bıçaklanıp, ölüme terk edilmiştir. Saldırı yaklaşık olarak yarım saat sürmüş ve olay yerinde bulunan yaklaşık kırk görgü tanığından hiçbiri duruma müdahale etmemiş, gizlice polisi arama girişiminde dahi bulunmamıştır. Bunlardan bazıları olaya bulaşmak istememiş, bazıları ise başkalarının yardım edeceğini düşünerek harekete geçmemiştir. Bunun üzerine iki sosyal psikolog, Bibb Latane ve John Darley olayın psikolojik boyutunu incelemek için bir deney yapıyorlar. Bir üniversite kampüsünün kütüphanesinde bir öğrenci boğuluyormuş gibi bir arbede yaratılıyor. Eğer olay sadece bir kişinin önünde gerçekleşirse yardım oranı %85’leri buluyor, fakat orada bulunanlar ortamda iki kişiden fazla olduklarını düşünüyorlarsa yardım oranı %35’lere kadar geriliyor.

 Uzun lafın kısası vicdanımızla baş başa kaldığımızda ve üretebileceğimiz bir bahane de olmadığında harekete geçmek çok da zor olmuyor. Amma velakin, en çok yalanı kendimize söylediğimiz bu içi boşaltılmış devirde, en sık sığındığımız liman; bitmek bilmeyen bahaneler. Ama yine de vicdanlıyız. Yersen.

12 Ağustos 2017 Cumartesi

Dinle(ye)meme Sorunsalı



 Son zamanlarda sıkça karşılaştığım olaylar, içinde bulunduğum ortamlar bana gayet açık ve net bir şekilde karşımızdaki insanı anlamaktan ziyade, çok bariz bir dinleme problemimiz olduğunu da gösterdi.

 ‘’ Konuşmanın yeterli olmadığı zamanlarda, saf masumiyetin sessizliği ikna edicidir.’’ diyor William Shakespeare. Öyle ki, bir insan bizimle bir derdini veya bir tecrübesini paylaşmak istiyor ve başlıyor anlatmaya. Tam bu sıralarda en can alıcı noktaya geliyoruz. İstemli veya istemsiz verdiğimiz karşılıklar, karşımızdaki insanın hevesini yerle bir edecek düzeyde. Daha konuşmasını bitirmeden başlıyoruz ‘’aaa, evet benim de öyle bir problemim var, dur anlatayım…’’, ‘’aaa, evet benim de başımdan öyle bir şey geçti..’’. Ne yapıyoruz abi biz? Adam daha konuşmasını bitiremedi, daha içini dökecek, daha paylaşacak, belki de sonunda bir nebze rahatlayacak. Otur bir dinle! Hele bir bitirsin sen de başlarsın anlatmaya. Bu noktada hangi mekanizmamızın devreye girdiğini kestiremiyorum fakat bariz bir dinleme sorunumuzun olduğunun da açıkça farkındayım.

 Çoğu zaman karşımızdaki insan bize içini dökerken sonucunda bir telkin de beklemez, bunu ayrıca belirteyim. Onun isteği içindeki dönen kargaşayı biraz da olsa dışarı aktarmak ve bunun sonucunda kısa veya uzun süreli bir rahatlama moduna geçmektir. Örneklemek gerekirse, size sevgilimden ayrıldım, çok mutsuzum diyen bir arkadaşınıza, ‘’sorun değil canım, yenisini bulursun, yakışıklı adamsın/güzel kızsın, hem ben de yaşadım aynı şeyleri, sana sevgili mi yok’’ dediğiniz anda emin olun ki ona daha çok zarar veriyorsunuz. Ona ne lan o saatte sen de aynı şeyleri yaşadıysan, o da biliyor başka birini bulabileceğini, ama acısı taze ve sadece anlatmak istiyor.

 Hâlbuki o bunları anlattığı esnada omzuna hafifçe bir dokunup, ‘’anlıyorum seni’’ dermişçesine yavaşça bir kafanızı sallasanız ve ortam garip ama rahatlatıcı bir sessizliğe bürünse, işler bambaşka bir hal alır. Öncelikle o kişi dinlendiğini ve anlaşıldığını anlar, onunla hemhal olunduğunu düşünür, sözlerinin değer bulduğunu, dinlenildiğini hisseder. Onlarca boş söz yerine, sessizliği, beden dilini veya birkaç samimi kelimeyi tercih edebiliriz. Samimiyetimizi kaybettikçe, maalesef, karşımızdaki insanı dinleme ve anlama yetimizi de kaybediyoruz.


 Epiktetos diyor ki: ‘’ Bir güzel söz söyleme sanatı varsa, bir de güzel anlama ve dinleme sanatı vardır.’’. Allah bize dinlemesini bilen kullar olmayı nasip eylesin. Selametle.

30 Temmuz 2017 Pazar

Karen Horney’in Nevrotik Tiplerine Dair



  Karen Horney, ‘’İçsel Çatışmalarımız’’ isimli kitabında, insanın yaşadığı temel çatışmalara dikkat çeker. Olası nevrotik eğilimlerden bahseder. Horney, çocukluktan itibaren ortaya çıkan üç temel çatışmaya değinir: 1.çaresizlik, 2.düşmanlık, 3.uzaklaşma ve yalnızlık. Yazara göre bu üç tavır da bir insanda aynı anda bulunabilir ve bu gayet normaldir. ‘’İnsan hem başkalarına karşı verici olabilmeli, hem mücadele edebilmeli ve hakkını arayabilmeli, hem de bazı şeyleri kendine saklayabilmelidir.’’ Ancak nevrotik kişi bu üç durumdan birine uymayı kendine mecbur hisseder ve aksini yaptığı halde telaşlanır. Horney’e göre nevrozun kaynağı birbirleriyle uyuşmayan tavırlardır. Bu bağlamda, Horney, üç nevrotik tip önerir: 1.Uyumlu tip, 2.Saldırgan tıp, 3.Mesafeli tip.

 İlkini ele aldığımızda, asıl eğilim insanlara yaklaşmadır. Kişi belirgin bir sevgi ve onay bekleyişi içerisindedir. Aşırı derece sevilmeye ihtiyaç duyar ve yaptığı her şey onu tatmin etmeye yöneliktir. Tartışmalardan ve rekabetten kaçar. Başka insanlara bağımlıdır ve diğerlerinin onu sevip sevmemesi özgüveninde önemli bir rol oynar. Saldırganca ve düşmanca eğilimleri bastırılır, çünkü bunlar sevilme ihtiyacını tehlikeye düşürür.

 Horney’in bahsettiği ikinci tip saldırgan olarak adlandırılır. Herkesin kendisine düşman olduğunu varsayar. Onun için çıkarcılık ve rekabetsizlik ön plandadırlar. Her zaman güçlü, dürüst ve gerçekçi biri olduğunu düşünür. Fakat onun için zalimlik güç, başkalarını yok saymak dürüstlük ve diğerlerini umursamadan yaşamak gerçekçiliktir. Yoğun bir şekilde tanınma ve kabullenme isteği duyar.

 Şimdiye kadar anlatılan iki tipte, biri herkesi sevmek zorundadır, diğeri ise herkesi potansiyel düşman olarak görür. Üçüncü yani mesafeli tipin anlatımına geçmeden önce, şöyle bir göz ucuyla kendimize bakmayı öneriyorum. Hangi tipin özelliklerine ne kadar yatkınız ve hangi içsel çatışmalarımızı fark etmemiz gerekiyor. Gerçekten bu durumlardan birine uymayı kendimize mecbur hissediyor muyuz, yoksa aradaki o dengeyi sağlayabiliyor muyuz?

 Yazar ele aldığı üçüncü nevrotik insan tipini mesafeli olarak adlandırır. Buradaki en belirgin özellik insanlara karşı mesafeli olma ve uzaklaşma ihtiyacıdır. Fakat belirtmek gerekiyor ki, buradaki kasıt bazı zamanlarda duyulan yalnız olma ihtiyacı değildir, bu gayet normaldir. Burada en göze batan özellik insanlara yabancılaşmadır. Buna hişsizleşmek de eşlik eder. Yani kişi neyi sevdiğini, neyi sevmediğini, ne umduğunu vesaire bilmez. Mesafeli kişi başkalarıyla arasına duygusal mesafe koyma ihtiyacı duyar ve sosyallikten hoşlanmaz. Duyular genelde bastırılmaya çalışılır. Diğerleriyle arasına mesafe koyması onun için bir korunma aracıdır. Horney’in bahsettiği bir hastanın da deyimiyle, sevgi ve bağımsızlık arasında bir tercih yapmaları gerekirse, hiç tereddüt etmeden bağımsızlığı seçerler. Bu uzaklaşma onlar için bir tercih değil, içsel bir zorlantıdır. ‘’İkiyüzlülüğün, sahtekarlığın, hasetin ve açgözlülüğün baskın olduğu bir toplumda, mesafeli olmak insanın bir bütün sağlamasına yardımcı olur.’’

 Kitapta ele alınan üç ana nevrotik tip bunlardır. Tabi, amacım kimsenin bu özelliklere bakıp da, ben şu tipteyim, ben bu tipteyim diye kendisine teşhis koyması değil. Sadece içsel çatışmalarımızın hayatımızda ne kadar büyük rol oynadığına değinmek istiyorum. Biz bu çatışmaların farkına vardıkça kendimiz olabilme yolunda bir adım daha atmış olacağız. Eksiklerimizle, artılarımızla bizler insanız ve bunların farkına vardıkça insan olma şerefine daha da layık olacağız. Selametle.

Kaynakça:

  •       Horney, Karen. İçsel Çatışmalarımız. İstanbul: Sel Yayıncılık, 2012

16 Temmuz 2017 Pazar

Hastane Günlükleri


 Bir gece yarısı ani bir şekilde rahatsızlanan babaannemi hastaneye götürmemiz gerektiğinde, şahsımda ilk oluşan duygular kaygı ve tedirginlikti. Apar topar ambulans eşliğinde hastaneye vardığımızda ilk tetkiklerin yapılmasını bekledik. Böyle ortamlarda yaptığım iki aylık psikoloji stajı ve hastane ortamına aşina olmam bana ekstra bir rahatlık katmıyordu. Acil servisin acı dolu kapılarında beklerken oradaki çaresiz ve belirsizlik içindeki insanların hüzünlerini yüzlerinden okuyabiliyordum.

 Yapılan testler ve incelemeler sonucunda babaannemin hastanede kalmasına karar verildi. İlk gece refakatçi olma görevini ben devraldım. Karanlık odaları kapladığı andan itibaren hastane koridorlarındaki kasvet şiddetini bir kat daha arttırdı. Bir yandan babaannemin durumuna üzülüyor ve onunla ilgileniyor bir yandan da yanımızdaki diğer hastaların ve refakatçilerin tedirginliğini ve yorgunluğunu adeta içimde hissediyordum. Ortama eşlik eden tarif edilemez bir koku sanki beynimin ta içerisine işliyor ve sanki buradaki kederi tarif ediyordu.

 Babaannemin yanındaki yataktaki hastalardan birinin refakatçisi yoktu ve elimden geldiği kadar ona da yardımcı olmaya çalışıyordum. Gözlerinin içine baktıkça, ruhundaki yalnızlığı hissetmek bana çok acı geliyordu. Çıkardığım en önemli derslerden biri merhametin ne kadar kuvvetli bir duygu olduğuydu. İki gün boyunca ziyaretine gelinmeyen ve refakatçisi bulunmayan hastanın, ilk defa tanıdığı bir akrabasını yanında gördüğünde yüzünde oluşan gülümseme belki de dünya üzerindeki en güzel manzaralara taş çıkartabilirdi.

Bütün bunların ekseninde buradaki insanların ihtiyaçlarının tedaviyle sınırlı olmadığını bir kez daha öğrenmiş oldum. Bu insanların bir günaydına, bir güleryüze ihtiyaçları vardı. Burada buram buram ıstırap kokuyordu ve bunu hafifletebilmenin belki de en doğru yolu hoşgörü ve samimiyetti.

 Balkonda ve koridorlarda yapılan sohbetlerin de, bu hastane serüveninde ayrı bir yeri var. Yeni tanışıklıklar ve herkesin derdini paylaşma çabası. İnsanların belki de bir savunma mekanizması olarak kendilerini konuşmaya vermeleri adeta onları rahatlatıyordu. "Acı paylaştıkça azalır" sözü ne kadar gerçekçi bilmiyorum ama bunun az da olsa oradaki insanlara ve bana iyi geldiğini sezmek benim için çok zor olmadı. İşte bu anlarda yaptığım empati, bana melankoliyi iliklerime kadar hissettiriyordu.

 Öte yandan babaannemin tanıdığı bir yüzü gördükçe duygulanıp ağlaması ve hüzünlü bir şekilde sevinmesi, benim hislerimi de doruk noktasına ulaştırıyordu. Burada insanlar acı çekiyordu ve bu çektikleri acı dil, din, ırk ve renkle sınırlı değildi. Yanıbaşımızdaki yunanlı hasta ve refakatçileriyle rahatça acılarımızı paylaşabiliyor ve dertleşebiliyorduk.

 Bu sahte modern dünyada insan kalabilme mahiyetine erişebilenler için hiç kuşku yok ki en büyük ortak payda, vicdan. Eşref-i mahlukat olabilme yolunda vicdanımıza sahip çıkmamız gerekiyor, bunu bir kez daha anladım.

 Bu hastane macerası bana yeniden hatırlattı ki acı insanları birleştiren bir unsurdur ve bugün, bu dünyada hiç olmadığı kadar muhtaç olduğumuz duygu merhamettir. Şimdiye kadarki izlenimlerim ve deneyimlerim bunlar. Her şeye rağmen şükretmek büyük önem arz ediyor. Allah'ın tüm hastalarımıza şifa, bizlere de hoşgörü ve vicdan bahşetmesini diliyorum. Sağlıcakla kalın.