27 Aralık 2018 Perşembe


Acı ve Umut Üzerine
(Kısa Öykü)

 “Her insanın onulmaz acısı farklıdır”. Bu sözleri işittiği andan itibaren kendini düşüncelere dalmaktan alıkoyamıyordu Rıdvan. Bilgece saydığı ve çok sevdiği bir adamdan duymuştu bu sözleri. Belki de, tam da kendi kederinin herkesinkinden daha üstün olduğuna inandığı bir zamanda işittiği için bu kadar sarsıcı gelmişti bu cümle ona. Evet, düşündüğünde gerçekten de öyleydi, herkes içinde bir şeyler barındırıyordu ve herkes o içinde taşıdığı şeye yüklediği anlam derecesinde yaşıyordu onu.
 Zaman zaman farklı anlaşılma çabalarına girmişti Rıdvan ama hiçbir zaman tam olarak anlaşılamadığını hissetmişti. Bunun bu dünyada boş ve gerçekleşmeyecek bir gayret olduğunun farkına varması uzun ve sancılı bir süreçti. Uzun bir süre aklını kurcalayan ve onu çıldırmanın eşiğine getiren sorularla cebelleşti. Sonra bütün bu soruların cevaplarının olmayışı onu delirmenin eşiğine getirdi. Evet, hayat belirsizliklerden ibaretti, bazı soruların cevapları yoktu, yaşam düz bir çizgi halinde devam etmiyordu ve etmeyecekti. Bütün bunlarla yüz yüze gelmek hiç kuşkusuz çok sıkıntı verici bir durumdu.
 Sonra insanları düşündü Rıdvan. İlk başta onları “iyiler” ve “kötüler” diye iki gruba ayırıyordu. Bunu kendi gözlemleriyle yapıyordu ve kendini adeta bir insan sarrafı olarak tanımlıyordu. Bir gün “kötü” diye adlandırdığı ve doğal olarak da sevmediği bir kişinin, en zor anında elinden tutuşuna şahit oldu Rıdvan. Hatta “iyi” diye adlandırdığı ve doğal olarak çok sevdiği bir kişinin bile isteye yanında olmadığı bir zamanda tecrübe etti bunu. İşte o gün anladı ki, yaptığı bütün sınıflandırmalar aslında kendi düşüncelerinin doğrulanmasını sağlamak için bir araçtı. Bu Rıdvan’ın hayattan yediği sayısız tokattan sadece biriydi ve en anlamlılarındandı.
 Bunlara benzer çeşitli yaşanmışlıklar geçti Rıdvan’ın başından. En savunmasız olduğunu düşündüğü anlar aslında onu ona ayakta durmayı en sert yollarla öğreten bir öğretmen edasıyla karşısına çıkmışlardı. Rıdvan o dersten geçebildi mi diye soracak olursanız, size bu okulun müfredatının biraz farklı olduğunu hatırlatmam gerekli. Burada insanlar diploma için yarışmıyorlar, hatta hiç yarışmıyorlar, hatta bazıları bir eğitim sürecinin içinde olduklarının dahi farkında değiller. İşte Rıdvan da bunu az da olsa kavrayabilmiş olmanın sevinciyle değişik, adını koyamadığı bir rahatlama duygusu içinde buldu kendini. Kalbi hala onulmaz acılarla sızlıyor olabilir ama hayatta olmanın beraberinde getirdiği umut ve kederden eşit derecede pay almaya devam ediyor.

26 Ağustos 2018 Pazar


İnsanlar ve insancıklar


 İnsanlardan çok insancıkların egemen olduğu bir dönemde yaşıyoruz. İnsanlık olgusu modern dünya insanı için pek bir şey çağrıştırmıyor artık. İçi boş şeylerle oyalıyorlar her gün bizi ve biz oyalandıkça eşref-i mahlukat sıfatından o derece uzaklaşıyoruz.

 Küresel piyasa algılarımızla oyunlar oynuyor. Son yıllarda ‘’eğlence sektörü’’ inanılmaz bir yükselişte. Eğlenmek teriminin altına ne kadar boş iş varsa yüklüyorlar ve adeta bunu bize dikte ediyorlar. Onların istediği şekilde eğlenmiyor musun, o zaman sende bir sorun var demektir. Kitap okurken eğlenemezsin, arkadaşınla derin bir sohbet içindeysen eğlenemezsin. Eğlenmen için, içi boş esprilerle dolu o komedi filmini izlemelisin veya herkesin dinlediği o ‘’trend’’ müzikte dans etmelisin. İstedikleri gibi biri olmazsan etiketin hazır: ‘’garip insan’’. Sahi bu şartlar altında garip insanlar olmayı mı yeğleriz yoksa normal insancıklar olmayı mı?

 İnsancıklar, övgü olmadan yaşayamazlar. O yüzdendir ki, Byung-Chul Han’ın bahsettiği gibi günümüz ‘’ şeffaflık toplumu’’nda, like’lara ihtiyaçları vardır. Sürekli beğenilmek isterler, bu insancıklar için bir istekten ziyade bir ihtiyaçtır. Çünkü sistem onları bu şekilde var olacaklarına inandırmıştır. Aksi takdirde, başkalaşıp toplumdan uzak tutulacaklar ve başka bir gözle bakılacaklardır. Bütün bunlar, insanı farkında olmadığı bir uçurumun eşiğine getiriyor. İnsancık olarak geçirilen her an, ileride oluşacak olan içsel felaketin boyutunu o derece şiddetlendiriyor. Neden mi? Çünkü insanlar gerçeklerle yüzleşme zamanı geldiğinde hazırlıksız yakalanıyorlar. Hakikatin can yakan yönleri vardır ve ‘’gününü gün et’’ felsefesiyle geçirdiğimiz her dakika ile bu can yakan taraflarla yüzleşmenin zorluğunu arttırıyoruz.

 Varsın efendiler bizleri garip olarak nitelendirsin, biz insancık olmayı reddedip insan olmaya doğru attığımız ilk adımla beraber ruhsal bir devrimin fitilini ateşleyeceğiz. Varsın dinleyenimiz, beğenenimiz çok olmasın, biz bizi insancıklara çevirmek isteyen sistemin aslında insanlığı bir felakete sürüklediği hakikatini dillendirelim kâfidir. George Orwell’in de dediği gibi: ‘’Sahtekarlığın evrensel düzeyde egemen olduğu dönemlerde, gerçeği söylemek devrimci bir eylemdir.’’



Kaynak: Fiyaka Dergisi 17. sayı

20 Ağustos 2018 Pazartesi

Bayram

Sabah saat altıyı beş gece çıktı evinden. Bayram namazını kılacağı camiye doğru yavaş adımlarla yürümeye başladı. Başı eğikti ve sağa sola savrulmuş yapraklara takılıyordu sürekli gözleri. İşte,  dedi tek başıma geçireceğim bir bayram daha. Kimine cennet, kimine azap gibi gelir bazı bayramlar. Hele ki yoksa eşin dostun, hele ki bir tas çorbanı paylaşacağın bir can yoksa evinde. Bu sefer gözü caminin etrafında hararetle oynayan çocuklara takıldı. Bir anlık mutlulukla doldu içi ve ezan okunana kadar onları büyük bir hayranlıkla izledi.
Namazı kıldıktan sonra dışarı çıktı ve birkaç kişiyle bayramlaştıktan sonra yine evine doğru yola koyuldu. Yitirdikleri geldi aklına. Gerek gerçekten bu hayattan göçmüş olan sevdikleri, gerekse hayatından çıkmış/çıkarılmış insanlar yığını. Kabristana gitmeye karar verdi. Çok sevdiği ve değer verdiği bir yakınının mezarına gitti. Üç İhlas, bir Fatiha. Sonra oturdu mezar taşının kıyısına. Ah, dedi içinden. Ah burada olsaydın da dertleşseydik seninle, sen susmazdın biliyorum. Şimdi ben vira anlatıyorum, sen dinliyorsun.
Bıktım, dedi usulca toprağa doğru. Aynı anda birkaç damla yaş süzülüyordu gözlerinden. Bütün bu tiyatrolar bana göre değil, dedi. Sen olsan hak verirdin bana. O kadar yapmacık davranıyorlar ki insanlar, bunu bilerek yaptıklarına inanmak istemiyorum ama görünen köy de kılavuz istemiyor be arkadaş. Üzülüyorum, dedi. Onlar adına da üzülüyorum. Nedense bu teatral oyun müzmin baş ağrılarımı arttırıyor. Artık dedi, artık kimse kimseye çıkarı olmadan yanaşmıyor. İnsan insana ilişki diyorduk ya hani, heh işte ondan kalmadı artık. Herkes bir şeylerin peşine takılmış körü körüne gidiyorlar. Yolda insanlarla çarpışıyorlar, umurlarında olmuyor. İçlerinde sızlayan bir yürek olup olmadığından şüpheliyim artık. Herkes senden göreceği kadar değer biçiyor artık sana.
Değişti buralar be arkadaş, çok değişti. Yoksa büyümek mi bize yaramadı bilmiyorum. Kızma ama bazen iyi ki daha erken ayrıldın aramızdan diyorum. Ne kadar az pislik görsen o kadar karlısın. İnsan çok ince detaylarla işlenmiş bir kumaşmış, onu anladım. Ama onu bozmakta, kirletmekte de üstümüze yok. Uzun lafın kısası, burada görülmeye değer pek bir şey kalmadı kadim dostum. Ben de uyumaya gidiyorum, belki düş aleminde bir tebessüm fırsatı buluruz. Tekrardan üç İhlas bir Fatiha okudu. Mezar taşını seve seve, toprağı okşaya okşaya yavaş adımlarla ayrıldı mezarlıktan. Tam eve girecekken bir komşusu iyi bayramlar, dedi. İyi bayramlar diye karşılık verdi gülümseyerek, iyi bayramlar…

15 Temmuz 2018 Pazar

                               
İnce Sızı



 Yeşillik bir alanda bir dost meclisindeyim. Bir yandan arkadaşım gitarda Ahmet Kaya'dan ''Kum Gibi'' şarkısını çalıyor, bir yandan da ona eşlik etmeye çalışırken bu satırları yazmaya çabalıyorum. Yaşamın zorluğu üzerine düşünüyorum, aklıma sürekli farklı acılar geliyor. Evladını kaybetmiş anne babalar, yetim çocuklar, haksızlığa uğramış masum canlar, hayatın darbesini yemiş mazlumlar ve daha niceleri.

 Ve diğerleri. Vurdumduymazlığı hayatlarının merkezine koymuş ''insanlar''. Çok güzel işleri, çok güzel arabaları, üst düzey makamları var. Yön algıları da bir acayip bu insanların. Sağa, sola bakmıyorlar, belki de bakmak istemiyorlar. Sanki hayat düz bir çizgiden ibaretmişçesine, sadece önlerine bakıyorlar. Dönüp bir baksalar, etraflarındaki acıları görecekler ve belki de vicdanları sızlayacak. Bu yüzdendir ki, kendilerini çok rahat kandırabiliyorlar. Onlar yapay bir mutluluğun içinde yaşamlarına devam ederken, mahalledeki yangına göz ucuyla bile bakmıyorlar.Ama maalesef bilmiyorlar ki, o alevler bir gün onların da etrafını saracak. Onların da o huzur halisünasyonu gün gelecek sona erecek.

 Onlara yardım etmek istiyorum. Durun demek istiyorum. Allah'ınızı severseniz bir yavaşlayın ve etrafınıza bir bakıverin. Yıkın bu içinizdeki ''bana dokunmayan yılan bin yaşasın'' algısını. İnsan olduğunuzu hatırlayın ve bu robotça yaşadığınız hayatı bir kenara koyun. Hatırlayın sevmenin ne demek olduğunu, hatırlayın özünüzde yatan o merhamet duygusunu.

 Bütün bu düşünceler aklımı deşerken, cırcır böceklerinin sesine takılıyor kalbim. Sonra gitarın tınıları. Hüzün ve mutluluk aynı anda göğsümde çırpınıyor ve aniden kendimi sessiz bir mutluluğun ortasında buluyorum. Hayatın bütün koşuşturmacalarından firar ediyor kalbim. Yaşamak diyorum, insanca yaşamak; zor ve meşakkatli. Ruhumun derinliklerindeki ince sızı bana yeniden savaşma gücü veriyor. Aklıma Tarık Tufan'ın bir kitabında okuduğum o muhteşem satırlar geliyor: "Ve Allah yeniden başlayanların yardımcısıdır.''. Ve yine gitardan gelen bir şarkı eşliğinde yazıma (iç dökümüme) son veriyorum: ''Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe.''

7 Temmuz 2018 Cumartesi

Batı Trakya'ma Açık Mektup






Eğer intiharlar konusunda bir önlem almak istiyorsak, bunun başlıca sebeplerinden birinin baskıcı toplum yapımızın olduğunu kabullenmemiz gerekiyor. Herkesin malumudur, teşhis olmadan tedavi olmaz. Ekonomik sıkıntıların yanı sıra çok enteresan bir toplum yapımız var. Modern dünyanın getirdiği sıkıntılara, dedikodu kültürü, başarı/başarısızlık kavramının yanlış algılara dayalı bir biçimde değerlendirilmesi vesaire eklenince, ortaya çıkan durum zayıf bir karakterle yetiştirilmiş insanlar için son derece yıkıcı oluyor. Toplum travmaları artı aile travmaları eşittir umutsuzluk/depresyon demektir. Öncelikle ailelerin sonra da her bir bireyin kendisini gözden geçirmesi şart. Tebessüm etmeyi bilen bir toplum şart. Dediğim gibi intihar gibi vakaları engellemek için maneviyat ağırlıklı ve sevme kapasitesi yüksek bir toplum oluşturmamız gerekiyor. Ne yazık ki çıkarcılık/faydacılık üzerine master yapmış insanların arasında yaşıyoruz. "Değer" kavramını eurodan ibaret sanıyoruz. Bu algılarla devam edersek üzülerek söylüyorum, daha çok insanımızı kaybederiz. Kişisel olarak, umutsuz insanımıza gerçek manada yardım etmek amacıyla oluşturulacak herhangi bir oluşumda her türlü fedakarlığı yapmaya hazırım. Ama anlamamız gereken bir şey var ki, önce birbirinin yüzüne bakabilen bir toplum oluşturmamız şart. İster inanın ister inanmayın, bir samimi gülümseme hayatına son verme kararı alan bir insanın düşüncelerini değiştirebilir. Samimiyetini kaybeden bir toplum zaten ruhen intihar etmiştir. O yüzden bizim samimiyeti tekrar yeşertebilmemiz gerekiyor. Kolay mı? Kesinlikle değil, ama imkansız da değil. O yüzden özellikle gençlere çağrımdır; kendinizi bir çıkmazın içinde hissediyorsanız bilin ki yalnız değilsiniz. Burada bir yerlerde az da olsa samimi, güvenebileceğiniz ve size güvenecek insanlar var. Bu toplum sizi çok zorluyor, biliyorum. Ama bunun üstesinden azınlık içinde azınlık olsak bile el ele vererek geleceğiz. Lütfen bunu samimi bir çağrı olarak kabul edin. Atalım artık şu tohumları.

10 Haziran 2018 Pazar


Neden Öldün Sokrates?



 Sorduğu sualler yüzünden canına kıyılan Sokrates’e böyle bir yazı başlığı atmak deyim yerindeyse biraz ironik olacaktır. Olsun, zat-ı muhterem de ironiyi pek severdi zaten, o zaman pek bir sorun yok demektir. Öyle ipe sapa gelir şeyler değildi Sokrates’i idama kadar götüren sebepler. Çünkü her sorusunun altında kabul edilmiş bazı olguların "sorgulanması" ve tartışılması yatıyordu.

 Sokrates bu yöntemle döneminin tabularını yıkmaya doğru bir eğilimde bulundu. Ne var ki bu vaziyet Atina’lıların keyfini epey kaçırıyordu ve doğal olarak rahatsız oluyorlardı. Tedirginlikle karşı karşıya kalıyorlardı çünkü Sokrates’in bütün bu yaptıkları, onların kabul edilmiş gerçekliklerine birer antitez oluşturarak adeta onları saf dışı bırakıyordu. İşte bu yüzden Sokrates çoğunluğun gözünde tehlikeliydi, toplumdan uzaklaştırılmalıydı, öldürülmeliydi. Bütün bunlara rağmen nam-ı değer filozofumuz yılmadı ve adeta ölüme meydan okuyup faaliyetlerine devam etti. Sonucu az çok biliyorsunuz.

 Gelin şimdi günümüz toplumuna şöyle ufaktan bir göz gezdirelim. Diyelim ki her şeyi çok iyi bildiğini zanneden bir esnafa bir kahve içmeye gidiyoruz ve ona sokratik bir yöntem uygulayıp inandığı gerçekleri sorgulamasını sağlayacağız. Öncelikle biz hiçbir şey bilmediğimizi söyleyip onun fikirlerini dillendirmesini sağlayacağız. O anlattıkça da biz ondaki düşünce hatalarını ölçüp biçip önüne koyacağız. Sonraki aşamada da (doğurtma tekniği) karşımızdakinin şimdiye kadar sağlam sandığı bilgilerin ve kabullerin sarsıldığını görünce, soru-cevap tekniği ile tartışmayı devam ettirip doğruları hem kendimiz hem de onun bulması için yardımcı olacağız. Yüksek ihtimalle gelişecek olan senaryolardan birisi o dükkandan tekme tokat kovalanmamız olurdu herhalde. Bir de bunu çarşıda gezip unvan bakmaksızın doktor, mühendis, bakkal, manav vesaire herkese karşı uygulamaya kalkıştığımızı bir düşünün. Günün sonu ya acilde biter ya da çoktan "Arif, deli oğlum bu" etiketini yemiş oluruz.

 Düşünmenin ve sorgulamanın bu derece noksanlaştığı günümüz dünyasında Sokrates yaşasaydı sizce idam ettirilir miydi? Hani "ileri demokrasi"miz var ya, idama mahkum edilmezdi belki ama o gömleği tersten bir güzel giymiş ve çoktan bir kliniğe kapattırılmış olurdu. Peki o zaman bize düşünmemiz için bir soru. Şimdi de sorgulayan insana aynı muamele yapılmıyor mu? Sorgulayanlar bir nevi zihinsel bir idam yöntemiyle toplumdan aforoz edilmiyorlar mı? Bir düşünelim...

 Sahi ya, sen neden öldün Sokrates, o içtiğin zehirden mi?

29 Nisan 2018 Pazar

Gecenin Hengâmesi




  Gecenin bir vakti tırmanıyorsun zihnime
  Kanser hücreleri gibi çoğalıyorsun gitgide
  Öyle bir lanet ki bu yazılmış kaderime
  Kabul etsem olmuyor, isyan etsem olmaz nasıl bir hengâme

  Saçlarının sırmasını boynuma dola as beni
  Kolaysa gel içimden at seni
  Çektiğimi bir başkasına anlatamadığımdandır ki
  En iyi dostum beyaz bir sayfa ve birkaç aşk şiiri

  Gözlerinin kahvesinde ayıldığım sabahlarım var
  Dudaklarının arasında aldığım nefeslerim var
  Kirpiklerinin ucunda tutunduğum dallarım var
  Gül yüzünde dalıp gittiğim derinliklerin var



  İsmail İsmail
Bir Tebessüm


Çelişkiler çağında yaşıyoruz. Dört bir yanımız bilgilerle donatılmış ama biz hakikatten yoksunuz. Bunun da farkında değiliz. Olgunlaşamıyoruz. Doğrusu olgunlaşmak nedir onu dahi bilmiyoruz. Sevemiyoruz, çünkü seversek benliğimizin yiyeceği o ağır darbeden korkuyoruz. Seversek gücümüzü kaybederiz, yeni bir zaafımız olur. Biz zaaflardan korkuyoruz. Mükemmel olamayacağımızı bildiğimiz halde mükemmelliğe soyunuyoruz. Neden? Çünkü bize dayatılan hayat bu. Bir sürü paranın getireceği o uydurma mutluluğun hayalleriyle süslüyoruz düş dünyamızı. O esnada bir dosta sarılmak nedir unutuyoruz. Zevklerimiz sahte, ama hiç de öyle durmuyorlar değil mi? Gerçekmiş, gerçeğin ta kendisiymiş gibi. Çok eğlenmek istiyoruz. Günümüzü gün etmek, filmler, diziler seyretmek, güzel yemekler yemek istiyoruz. Olursa arada bir derdimiz onu anlatıp aradan sıyrılmak istiyoruz. Muhabbet etmek istemiyoruz, laf takası yapmak istiyoruz. Biz anlatalım onlar dinlesin, onlar anlatsın biz dinlermiş gibi yapalım. Başrolüyüz ya hayatlarımızın -başroller ölmez- ona göre davranıyoruz. Kırıyoruz, aldırış etmiyoruz. Ama kırıldığımızda dünyayı yerle bir edebiliriz. Bir engel çıkmayıversin karşımıza, öfkemiz yanardağ, patlıyoruz. Ağlamayı zaten unuttuk. Gözyaşlarımız en tenha vakitlerde bir iki damla bırakıyor kendini, o da biyolojik bir unsur, yoksa ağlamayız biz, güçlüyüz. Nerede bir yetim görsek, ne başını okşaması saçmalamayın, cebimizdeki bozuklukları veriyoruz. Hem ne yapacak bu zamanda merhameti, daha somut şeylere ihtiyacı var.

 Sonra bir gün bir el dokunuyor hafifçe omzumuza, kardeş diyor, siz yaşamıyorsunuz. Siz programlanmışsınız ve ona göre hareket ediyorsunuz. Öfkeleniyoruz tabi, hangi densiz bizim fevkalade hayatımıza laf etme cesaretini gösterebilir. Sonra aniden sarılıyor bize. Garip, çok uzaklardan gelen bir duygu hissediyoruz. Bir yerlerden tanıdık ama nereden? O sarıldıkça gözyaşları dökülüyor oluk oluk gözünden, yine anlam veremiyoruz. Bu ne tuhaflık böyle? Nereye düştük biz? Sonra bir koku geliyor burnumuza aniden. Öyle on metre, yirmi metreden gelen bir koku değil bu, ta çocukluğumuzdan geliyor. Masumiyetin, saflığın timsali olarak geliyor. Annemiz geliyor aklımıza. Yatağımızda uyuyamadığımız, işten dönse de içimiz rahatlasın diye beklediğimiz babamız geliyor. Ve işte o büyük zaaf anı. Gözlerimizden yaşlar oluk oluk akıyor yıllar sonra. O suni gücümüzü kaybettiğimizi hissediyoruz. Onun yerini bambaşka bir his alıyor bu sefer. İlk başlarda adını koyamıyoruz, epey uzak kalmışız tabi. Birden omzumuza dokunan o el fısıldıyor, umut diyor. Umut, yıllar sonra tekrar hatırladığımız o his. Gücümüzü tekrar toparlamaya başlıyoruz. Ama bu sefer farklı. Bu defa güç sarhoş etmiyor bizi, biz hükmediyoruz ona. Acıyı iliklerimize kadar hissediyoruz. Batılı dostumuz görse bize mazoşist der, biz onu tarif edemiyoruz. Yeniden çıkıyoruz yola. Varılacak yerin pek önemi yok bu defa. Yolun, yolculuğun bizzat kendisinden esinleniyoruz, İthaki misali. Ve en önemlisi umut eşlik ediyor bize, yüzümüzde yıllar sonra bir tebessüm, bütün cırtlak kahkahaları kahreden, bir masum tebessüm.


Kaynak: Fiyaka Dergisi 16. sayι

26 Nisan 2018 Perşembe


Öğrenilmiş Çaresizlik-Pasif Depresyon





Güç ve kontrol ilişkisi eylemlerimizde son derece önemli rol oynarlar. Çoğu insan, birçok zaman, geçmişte başardıkları şeyler sayesinde yeni karşılaştıkları durumlarla başa çıkabilme güçlerinin ve potansiyellerinin olduğuna inanırlar. Eğer bu güç ve kontrol bilinci eksikse, isteksizlik ve güçsüzlük duyguları ağır basar. Şayet memnun olmadığınız bir işte çakılı kalmış hissediyorsanız ve yeni bir iş bulma konusunda yetersizseniz veya yeni beceriler elde edemeyeceğinizi düşünüyorsanız, değişim için yeterli çabayı göstermeniz imkansızdır. Veya size zarar veren bir ilişkideki kişiye çok bağlıysanız ve ilişkiyi düzeltme ya da bitirme konusunda güçlük çekiyorsanız, çektiğiniz acıya katlanmaya devam edebilirsiniz.


 Davranışçı psikolojinin en önemli isimlerinden Martin Seligman, güç ve kontrol hakkındaki algılarımızın tecrübe ile kazanıldığını öne sürüyor. Seligman’a göre insanın bazı yaşam olaylarını kontrol etme çabalarının sürekli olarak hüsrana uğraması, o insanın kontrol için verdiği çabalardan tamamen vazgeçmesine yol açar. Eğer bu başarısızlıklar yoğun sıklıkta tekrarlanırlarsa, kişi bunları genelleyip kontrol kaybına boyun eğer. Bunun sonucunda doğan ruh haline, Seligman edilgen/pasif depresyon veya öğrenilmiş çaresizlik ismini vermiştir.

 Bu konu üzerine yaptıkları deneylerde Martin Seligman ve Steven Maier, ilginç sonuçlar elde etmişlerdir. Denek köpekler ne kaçabilecekleri ne de kontrol altına alabilecekleri elektroşoka maruz bırakılmışlardır. Uzun süre kaçışı olmayan elektroşoka maruz kalan köpeklere son raddede kaçış yolunun açılıp, kolay bir şekilde kaçabilecekleri bir imkan tanınmasına rağmen, denekler bunu gerçekleştirmemişlerdir. Normal şartlar altında, bir diğer grup köpek zıplayarak elektroşoktan kaçabilecekleri bir kutuya koyulmuşlardır ve bu köpekler elektroşoktan  kaçmayı öğrenmişlerdir. Fakat bir önceki kaçış yolu olmayan grup aynı kutuya konulduğunda, ellerinde zıplayarak elektroşoktan kurtulma imkanları olmasına rağmen, bunu öğrenememiş ve gerçekleştirememişlerdir.

 Seligman bunu yorumlarken, önceki tecrübeye dayalı öğrenilmiş çaresizlik terimini kullanmıştır. Yani köpekler yeni yerleştirildikleri kutularda elektroşoktan kaçma ihtimalleri çok kolay -sadece zıplayarak- olmasına rağmen, geçmiş tecrübelerinden dolayı bunu öğrenememiş, deneme girişiminde dahi bulunmamışlardır. Kısacası savunmasız ve çaresiz olmayı benimsemişlerdir.

 Konumuza dönecek olursak, insanlar kontrol eksikliklerinin, geçici değil de kalıcı olacaklarına inanırlarsa ve bunu çevresel değil de içsel faktörlere, yani kişisel özelliklerine bağlarlarsa, depresyona yakalanma ihtimalleri o derece çoğalır. Bütün bu araştırmaların ışığında rahatlıkla söyleyebiliriz ki, bu konuların ne kadar bilincinde olursak, zor durumlarla başa çıkma yeteneğimiz de o derece artış gösterir.



21 Mart 2018 Çarşamba


Tebrikler Kişisel Geliştiniz



 On adımda mutlu olmanın yolları. Yirmi adımda başarılı olmanın yolları. İyi bir CEO olmak için mutlaka yapmanız gereken beş şey. Kötü mü hissediyorsunuz? İşte size aklınızın alamayacağı, inanılmaz bir tavsiye; iyi düşünün iyi olsun.

 Bütün bunlar size komik mi geliyor? Gelmesin. Çünkü artık hepsi ‘’bestseller’’. Yani demek oluyor ki, kişisel gelişiyoruz. Ama benim gözüm başka bir yerlere takılıyor. Kişisel geliştikçe topluca geri gidiyoruz sanki. Fakat bu durum bize öyle bir pazarlanıyor ki, bütün bu mutluluk ‘’halüsinasyonları’’, her şeyin çok iyi olduğu düşüncesine sabitliyor bizleri. Başka dünyalara körleşiyoruz. Aynı zamanda kendi hikayemizden de git gide uzaklaşıyoruz, kendi destanımızı yazamayız artık. Çünkü artık kişisel gelişim tanrısı ortak bir kadere doğru itekliyor bizi. Sahi siz hiç bu tür kitaplarda sahicilik kavramının geçtiğini gördünüz mü? Neyse boş verin, sahicilik sizi başarıya götürmez zaten.

 Fark ettiyseniz bu tür kitaplar olumsuzluk duygularını tamamen yok sayarlar ve sadece olumlu düşüncelere yer verirler. Bu ‘’kişisel’’ gelişimin olmazsa olmazlarındandır. Byung-Chul Han, ‘’Şeffaflık Toplumu’’ isimli kitabında şu satırlara yer veriyor: ‘’Olumluluk toplumu hiçbir olumsuz duyguya da izin vermez. Böylece insanlar eziyet ve acıyla başa çıkma, buna biçim verme yetisini yitirirler.’’. Kitapta önemli bulduğum bir diğer nokta da aşırı olumluluğun meydana getirdiği bitkinlik, yorgunluk ve depresyon gibi psişik bozukluklara yer verilmesi. Kişisel gelişimin sadece bir piyonu olduğu bu olumluluk toplumu, beğenmek (like) üzerine kuruludur. Facebook’ta neden beğenmeme (dislike) butonu olmadığı üzerine bir düşünelim.

 Gelgelelim kişisel gelişim kültürü bize sahte benlikler sunuyor. Bu yapay kimliklerin içinde sıkıştıkça kendi hayat hikayemizden de, etrafımızdaki insanların hikayelerinden de uzaklaşıyoruz. Acıya duyarsızlaşıyoruz, ondan kaçıyoruz. Fakat duvara toslamamız an meselesi. İşte o kazayı yaptığımız an, elimize bir mektup sıkıştıracaklar: ‘’Tebrikler, kişisel geliştiniz. İnsanlık ölüyor.’’

7 Ocak 2018 Pazar

Sessiz Çığlık



 ‘’Dünyada kendimi esir olmuş hissediyorum.’’ Ağzından çıkan her bir cümle çaresizliğinin boyutunu ele veriyordu. Bir akşam vakti dayanmıştı kapıma, yardıma muhtaç olduğu her halinden belliydi, fakat o izlenimi vermemek için olan gücüyle çabalıyordu.

 Tanışmamız öyle çok da uzun bir zamana dayanmıyordu. Yedi ay önce bir patoloji uzmanının bekleme salonunda karşılaştık Orhan’la. Ben babama eşlik ediyordum, o ise sebebini bilmediği kalp çarpıntılarının, terlemelerin ve mide bulantılarının peşine düşmüştü. Babamı beklerken epey sıkıldığımdan ve yaş olarak kendime yakın gördüğümden Orhan’la muhabbet etme girişiminde bulundum. Epey sıcakkanlıydı. Başlarda biraz çekingen olsa da konuşmaya başladık ve çabuk kaynaştık. Neden orada bulunduğumuzdan başlayıp, hayatlarımızdan kısa kısa bilgilerle devam ettik. Babam çıkıp da sıra Orhan’a geldiğinde numarasını istedim ve birbirimize bir kahve içme sözü vererek vedalaştık.

 Sonrasında, yedi sekiz defa buluştuk Orhan’la. Samimi bir dostluğumuz olmuştu. Telefon aracılığıyla da sık sık mesajlaşıyorduk. Fakat sorun şu ki, ilk görüşmemizden itibaren, her görüşmemizde biraz daha bitkin buluyordum Orhan’ı. Yaptığı onca tahliller, gittiği onca doktor patolojik bir sorunu olmadığını söylemiş. Ara ara iyi hissetse de, yakınmaları bitmiyordu Orhan’ın. Anksiyete nöbetleri, kusmalar, titremeler, kalp çarpıntıları hayatını git gide zorlaştırıyordu. Üstelik yaşam koşulları da bir türlü rahat nefes aldırmıyordu Orhan’a. Son zamanlarda ziyaret ettiği psikologdan da şikayetçiydi ve ne yapacağını bilmiyordu.

 Son görüşmemizden bu yana üç hafta geçmişti ki, o gece Orhan kapımda beliriverdi. Kapıyı açıp elimle içeri girmesi için işaret yapar yapmaz tuvalete koştu. Beş dakika boyunca ev oğürme ve kusma sesleriyle inledi. Çıktığında yine mi kaygı nöbeti diye sordum ve onaylarcasına acı bir şekilde basını sallayıp durdu. Gözleri kan çanağına dönmüş, yüzündeki onulmaz ifadeyle rahatsızlık verdiği için benden özür diledi. Onu sakinleştirmek için konuşmaya çalışsam da, biraz sonra bunun pek de kifayetli olmadığını anladım. Orhan’ın yüzündeki ifadeyi gördükçe, dört yıllık psikoloji eğitimimin bana verdiği bütün bilgiler yerle bir oluyordu.

 Konuşmaya başladı. O an böylesine acılar çeken bir insanın, bir tür bilgelikle donatıldığını düşündüm. Ağzından çıkan her cümle filozoflara taş çıkartacak cinstendi. ‘’Bütün bu yaşadıklarıma rağmen hiçbir zaman isyan etmedim’’ diyordu. ‘’İsyanım hep bunu görmeyen insanlara karşı oldu. Nasıl olur da öylesine yaşamayı kabul ederler? Neden etraflarında olup bitene bu kadar kayıtsız kalırlar? Ne zaman birbirlerini dinlemeyi öğrenecekler? Bu her şeyi bilen tavırlarından bir an olsun vazgeçecekler mi?’’ Cevabını bilmediğim bu sorular yığını beni köşeye sıkıştırır gibi oluyordu ki, sonrasında Orhan’ın bir cevap beklemediğini anladım. ‘’İnsan üç beş damla kan ve binbir endişeden ibarettir tezini kabul edersek bu karşımızdakiler ne Ahmet? Anlamlandıramadığım o kadar çok şey var ki bunların en başında insan geliyor. Çok hızlı yürüyoruz Ahmet, koşuyoruz adeta. Sanki bilinmeyen bir güç bize yürümeyi unutturmuş gibi. Oysa bizim yürümenin  huzuruna ihtiyacımız var, dinginliğe ihtiyacımız var, anlıyor musun?’’ Anlıyorum dercesine başımı salladım ve sustum. Söylenecek pek söz yoktu zaten, öyle hissediyordum.

 Bir kahve yapayım dediğim sırada Orhan ceketini omzuna atmıştı bile. Nereye dememe kalmadan onu dinlediğim ve ona evimi açtığım için bana teşekkür etti. Kalması için ısrar etmeme rağmen gitmeye kararlıydı ve görüşürüz diyerek kapının yolunu tuttu. Orhan’ın bu kısa ziyaretinden bana kalan, bir hayat dersi niteliğinde olan derin düşünceler ve cevapsız sorulardı. Şairin de dediği gibi, sırtımda insan yüklü bir gök ve önümde karanlıktan duvarlarla, susmanın kalesine sığındım ve yatağa uzanıp düşünceler eşliğinde uykuya yenik düşmeyi bekledim.