8 Temmuz 2022 Cuma

 

Alelade Şeyler Kılavuzu


“İnsan bazen neresinden tutacağını bilemiyor.”

 Dikkat kesildiğimiz her olayın bizim için özel bir anlamı vardır. Eğer ki dikkatimiz yönlendirilebilir bir şey ise onu mümkün olduğunca bizi, kendimizi uzun vadede iyi hissettirecek noktalara yöneltmek hiç şüphesiz ki daha evla olacaktır. İyi hissetmek insanın hayatını gerçek anlamda devam ettirebilmesi ve şanına yakışır bir yaşam sürebilmesi adına olmazsa olmaz unsurlardan biri. Aslında her birimiz bu düsturun peşinde koşarken bizi deyim yerindeyse yarış atları gibi bir rekabetin ortasına salan yaşam velvelesi içinde ondan bir o kadar uzaklaştığımızın farkında olmadan nefes alışverişlerimize devam ediyoruz. Bazen basamakları ikişer ikişer çıkıyor bazen de asansörün gecikişine sövmeyi ihmal etmiyoruz.

 Tüm bu telaştan yaşadığı bıkkınlıkla bir sakinlik ve sessizlik anında, aniden fırlayıverdi orta yaşlı bir abinin ağzından bu sözler. İnsan bazen neresinden tutacağını bilemiyor. İlk başta belli bir konu üzerinde söylenmiş biz söz-sitem olduğunu düşünerek ve ne olduğunu daha iyi anlamak adına bazı sorular sordum. Sonrasında anladım ki gayet genel bir cümleymiş ve bir o kadar derin. Hani diyor ya yazar kelimeler bazen bazı anlamlara gelmiyor diye, bazen de kelimeler öylesine bir ağırlık kazanıyorlar ki barındırdıkları harf adetlerinin kat kat üstünde bir mana bütününü tanımlıyorlar. Hani bir kilo pamuk mu ağır bir kilo demir mi diye bir soru dolanırdı ya ağzımızda çocukluk çağımızda, sanki bazen o bir kiloluk şeyler anlam dolu iki kelimeyle kıyaslansa bütün karizmaları sönecekmiş gibime geliyor son zamanlarda.

 Sohbetimiz esnasında o yüz çizgilerinin yorgunluğunu ele verdiği abinin, tıpkı bir çoğumuzda geçerli olduğu gibi iyi hissetmeyi ne kadar geri planda bıraktığını, daha da ötesi hissetmeyi ne kadar törpülediğinin farkına vardım. En sık yaptığımız ve hatta bazen ölümcül olabilen hataların başında iç dünyamızı hafife alarak yaşamımıza en temel duygularımızı ve ihtiyaçlarımızı yok sayarak devam etmemiz geliyor. Geçenlerde bir sohbet esnasında bir arkadaşım eskisine nazaran ne kadar durgun ve vurdumduymaz olduğunu söylerken o eski coşkusunu kaybettiğinden yakınıyordu. Onun söylediklerini duyan ortamdaki diğer arkadaşlar da o dillendirdikten sonra sanki büyük bir keşifte bulunmuşçasına kendilerinin de benzer bir duygudurumda olduklarını fark ederek ne kadar da haklı olduğunu belirttiklerinde bu durumun üzerinde kafa yorulması gereken bir şey olduğu kanısına vardım. Gerçekten de iyice analiz ettiğimizde hepimizin az veya çok benzer haller içinde bulunduğumuzun veyahut benzer sıkıntılarla harmanlandığımızın farkına vardım.

 Peki, var mıdır bizi bu pasifize eden vaziyetin bir çaresi diye sorulduğunda cevabın yine bizde olduğunun farkına varmam kolay olmadı. Kişisel gözlemlerim beni “şikâyet” kavramının ellerine bıraktı. Her şeyden şikâyet edinmeyi düstur haline getirmiş, mızmızlık psikolojisinin esiri olmuş ve kendi kendini kurban haline getiren bir insan ve toplum profiliyle çevrelenmiş durumdayız. O yüzdendir ki ne yapacağımızı, nereden tutacağımızı bilemiyoruz ve bir kısırdöngü içinde hapsoluyoruz. Sürekli ve belli aralıklarla tekrarlanan olumsuz düşünceler insanın kötü hissetmesini sağlamakla kalmaz bunun yanında yeni olumsuz düşüncelerin de ortaya çıkmasını sağlayarak bizi daha kötüye doğru sürüklerler. Öncelikle düzgün zihinsel işleyiş engellenir ve akabinde şikâyet yeni şikayetleri doğurur ve bu böylece bir nevi bir bağımlılık haline gelmeye başlar. Ancak söz konusu bağımlılık yaygınlaşan ve hızlıca bulaşan bir etkiye sahiptir, bu da toplumsal ağların olumlu veya olumsuz hislerin/duyguların ne kadar kolay bireyden bireye aktarılabildiğini gösteren çalışmaları teyit eder niteliktedir.

 Şimdi doğal olarak aklınızda basit bir serzenişten nerelere geldik gibi bir soru dolanıyor olabilir. Ancak insan bazen hakikaten neresinden tutacağını bilemiyor ve bunda bizim gündelik, alelade olarak gördüğümüz küçücük detayların kocaman payları olabiliyor. Bu gibi durumlarda bize en iyi pusula işlevi görecek olan mekanizma; iç muhasebedir. Evet, bazen neresinden tutacağını bilemeyeceğiz, bazen migrenimiz tutup, uykularımız kaçacak. Durmamız gerektiğini anladığımızda duracak, yürümemiz gerektiği anda yürüyeceğiz ve dürtülerimizin bizi yönetmesine izin vermeden biz onları yöneteceğiz. Gündem üstümüze gelecek, sistem dört bir koldan etrafımızı saracak, şikayetler kulaklarımızda çınlama haline gelecek. Ancak biz, bütün bunlar olurken kalkıp müziğin sesini açmayı ve bütün yaygaranın orta yerinde tınıya odaklanmayı başarabileceğiz. Çünkü insan, bazen neresinden tutacağını bilir. Yeter ki insan olduğunu unutmasın.

24 Mart 2019 Pazar


Mutluluğun Karanlık Yüzü



 İstisnasız her insan hayatında mutlu olmak ister ve bunun için çabalar. Ancak herkesin mutluluğa atfettiği anlamlara baktığımızda farklı şeyler tahayyül ettiklerini rahatlıkla gözlemleyebiliriz. Kimisi için iyi bir iş, iyi bir araba, iyi bir maaş mutluluğun kaynağı olarak görülmekte iken kimisi için mutluluk farklı şeyler anlamına gelebiliyor. Kuşkusuz bunların hepsinde mutluluktan bir parça bulabiliriz. Bir insan iyi bir araba edindiğinde mutlu olabilir ancak bu mutlak mutluluğa eriştiğine dair bir işaret değildir, olamaz da.
 İnsanlar çoğu zaman mutluluk ile mutluluk halüsinasyonlarını karıştırma eğiliminde oluyorlar. Güzel maaşlı bir işe giren birisi bunun geçici bir durum olabileceğini ve bunun içsel mutluluğunu kazanma adına sadece bir araç olabileceğini unutup bu sanrının içerisinde kaybolabiliyor, ta ki beklenmedik bir olay olup işten çıkarılıncaya kadar. Olağandışılık içinde bulunduğumuz hayatın vazgeçilmez kurallarından birisini oluşturuyor. Her an, her türlü şeyle karşılaşabilme ihtimaline tekabül eden hayatın bu olağandışılığı bizi beklenmedik iyi veya kötü sürprizlere karşı hazırlamakta önemli bir rol oynuyor. Ancak günümüz mutluluk endüstrisi toplumu bizleri sürekli mutlu olmamız gerektiği, mutsuzluğun ne menem insanı mahveden bir şey olduğu yalanına inandırmış durumda.
 Eli kalem tutan profesyoneller sürekli bize nasıl mutsuzluktan kaçınmamız gerektiği hususunda kurallar dikte ediyorlar. Bir yakınınızı mı kaybettiniz, alın size en kısa sürede acısını alt etme yolları. Halbuki yas sürecinin her insanın biricik olan kişiliğine göre farklılık gösterdiğine dair bir şey bilmiyorlar demeyeceğim, gayet iyi biliyorlar ama bu devirde neyin piyasa değerinin yüksek olduğunu, neyin daha çok sattığını da çok iyi biliyorlar. Sıkıntılarımızdan bir an evvel kurtulmamız için bize en kestirme yolları sunmaya çalışıyorlar, yersek. Genelde yiyoruz, çünkü içinde yaşadığımız dünya o kadar büyük bir psikolojik savaş vermemizi gerektiriyor ki doğal olarak bazen geçici anestezilere ihtiyaç duyuyoruz. Bütün bunları çok iyi biliyorlar ve bu zaaflarımızdan çok iyi yararlanıyorlar.
 Peki biz bu karmaşıklığın içinde nasıl bir tavır takınmalıyız diye kendi kendinize soruyor olmalısınız. Öncelikle belirtmem gerekiyor ki mekanik bir tavır alarak şunları yaparsanız bu problemleri yaşamazsınız gibi tavsiyeler verecek biri ve sizi mutluluğa götürecek adımları bir bir sıralayacak ve bunu yapmak isteyecek biri değilim. Ancak farkına varmamız gereken bir şey var ki o da en az mutluluk kadar mutsuzluk da hayatımızın bir o kadar içinde, bunun bilincinde olmamız gerekiyor. Her an iyi bir haber alabileceğimiz gibi, her an kötü bir haberle yerle bir olmamız da bir o kadar mümkün. Hayatın akışkanlığı hepimizin malumu, her saniye ayak uydurmamız gereken bir sürü gelişme oluyor ve dünyanın bu hızına yetişmeye çalışırken bazen kaybolup gidebiliyoruz. Her şeyin insan için olduğu sürekli dilimizde ama bu yetmiyor, bunu yaşantılarımıza da adapte etmedikten sonra bu söylenilenler bir laf kalabalığından fazlasını ifade etmiyor.
 Mutluluğu orada ulaşılmayı bekleyen ve bazı adımlar sonucunda ona erişeceğimiz bir şey olarak gördüğümüz müddetçe daha fazla mutsuzlukla harmanlanacağız. Mutsuzluğu göz ardı ettiğimiz her dakika o en beklemediğimiz anda gelip bizim kapımızı çalacak. Biz mutluluğu sadece somut şeylerde aradıkça bize yalnızca anlık hazlar eşlik edecek. Bir keder sürecinden geçmedikçe mutlu olmanın mümkün olamayacağını kavramamız gerekiyor. Çünkü tıpkı modern filozoflardan James Robert Brown’ın da dediği gibi, “mutluluk sorunsuz bir yaşam değil, onlarla başa çıkabilme yeteneği demektir”.

27 Aralık 2018 Perşembe


Acı ve Umut Üzerine
(Kısa Öykü)

 “Her insanın onulmaz acısı farklıdır”. Bu sözleri işittiği andan itibaren kendini düşüncelere dalmaktan alıkoyamıyordu Rıdvan. Bilgece saydığı ve çok sevdiği bir adamdan duymuştu bu sözleri. Belki de, tam da kendi kederinin herkesinkinden daha üstün olduğuna inandığı bir zamanda işittiği için bu kadar sarsıcı gelmişti bu cümle ona. Evet, düşündüğünde gerçekten de öyleydi, herkes içinde bir şeyler barındırıyordu ve herkes o içinde taşıdığı şeye yüklediği anlam derecesinde yaşıyordu onu.
 Zaman zaman farklı anlaşılma çabalarına girmişti Rıdvan ama hiçbir zaman tam olarak anlaşılamadığını hissetmişti. Bunun bu dünyada boş ve gerçekleşmeyecek bir gayret olduğunun farkına varması uzun ve sancılı bir süreçti. Uzun bir süre aklını kurcalayan ve onu çıldırmanın eşiğine getiren sorularla cebelleşti. Sonra bütün bu soruların cevaplarının olmayışı onu delirmenin eşiğine getirdi. Evet, hayat belirsizliklerden ibaretti, bazı soruların cevapları yoktu, yaşam düz bir çizgi halinde devam etmiyordu ve etmeyecekti. Bütün bunlarla yüz yüze gelmek hiç kuşkusuz çok sıkıntı verici bir durumdu.
 Sonra insanları düşündü Rıdvan. İlk başta onları “iyiler” ve “kötüler” diye iki gruba ayırıyordu. Bunu kendi gözlemleriyle yapıyordu ve kendini adeta bir insan sarrafı olarak tanımlıyordu. Bir gün “kötü” diye adlandırdığı ve doğal olarak da sevmediği bir kişinin, en zor anında elinden tutuşuna şahit oldu Rıdvan. Hatta “iyi” diye adlandırdığı ve doğal olarak çok sevdiği bir kişinin bile isteye yanında olmadığı bir zamanda tecrübe etti bunu. İşte o gün anladı ki, yaptığı bütün sınıflandırmalar aslında kendi düşüncelerinin doğrulanmasını sağlamak için bir araçtı. Bu Rıdvan’ın hayattan yediği sayısız tokattan sadece biriydi ve en anlamlılarındandı.
 Bunlara benzer çeşitli yaşanmışlıklar geçti Rıdvan’ın başından. En savunmasız olduğunu düşündüğü anlar aslında onu ona ayakta durmayı en sert yollarla öğreten bir öğretmen edasıyla karşısına çıkmışlardı. Rıdvan o dersten geçebildi mi diye soracak olursanız, size bu okulun müfredatının biraz farklı olduğunu hatırlatmam gerekli. Burada insanlar diploma için yarışmıyorlar, hatta hiç yarışmıyorlar, hatta bazıları bir eğitim sürecinin içinde olduklarının dahi farkında değiller. İşte Rıdvan da bunu az da olsa kavrayabilmiş olmanın sevinciyle değişik, adını koyamadığı bir rahatlama duygusu içinde buldu kendini. Kalbi hala onulmaz acılarla sızlıyor olabilir ama hayatta olmanın beraberinde getirdiği umut ve kederden eşit derecede pay almaya devam ediyor.

26 Ağustos 2018 Pazar


İnsanlar ve insancıklar


 İnsanlardan çok insancıkların egemen olduğu bir dönemde yaşıyoruz. İnsanlık olgusu modern dünya insanı için pek bir şey çağrıştırmıyor artık. İçi boş şeylerle oyalıyorlar her gün bizi ve biz oyalandıkça eşref-i mahlukat sıfatından o derece uzaklaşıyoruz.

 Küresel piyasa algılarımızla oyunlar oynuyor. Son yıllarda ‘’eğlence sektörü’’ inanılmaz bir yükselişte. Eğlenmek teriminin altına ne kadar boş iş varsa yüklüyorlar ve adeta bunu bize dikte ediyorlar. Onların istediği şekilde eğlenmiyor musun, o zaman sende bir sorun var demektir. Kitap okurken eğlenemezsin, arkadaşınla derin bir sohbet içindeysen eğlenemezsin. Eğlenmen için, içi boş esprilerle dolu o komedi filmini izlemelisin veya herkesin dinlediği o ‘’trend’’ müzikte dans etmelisin. İstedikleri gibi biri olmazsan etiketin hazır: ‘’garip insan’’. Sahi bu şartlar altında garip insanlar olmayı mı yeğleriz yoksa normal insancıklar olmayı mı?

 İnsancıklar, övgü olmadan yaşayamazlar. O yüzdendir ki, Byung-Chul Han’ın bahsettiği gibi günümüz ‘’ şeffaflık toplumu’’nda, like’lara ihtiyaçları vardır. Sürekli beğenilmek isterler, bu insancıklar için bir istekten ziyade bir ihtiyaçtır. Çünkü sistem onları bu şekilde var olacaklarına inandırmıştır. Aksi takdirde, başkalaşıp toplumdan uzak tutulacaklar ve başka bir gözle bakılacaklardır. Bütün bunlar, insanı farkında olmadığı bir uçurumun eşiğine getiriyor. İnsancık olarak geçirilen her an, ileride oluşacak olan içsel felaketin boyutunu o derece şiddetlendiriyor. Neden mi? Çünkü insanlar gerçeklerle yüzleşme zamanı geldiğinde hazırlıksız yakalanıyorlar. Hakikatin can yakan yönleri vardır ve ‘’gününü gün et’’ felsefesiyle geçirdiğimiz her dakika ile bu can yakan taraflarla yüzleşmenin zorluğunu arttırıyoruz.

 Varsın efendiler bizleri garip olarak nitelendirsin, biz insancık olmayı reddedip insan olmaya doğru attığımız ilk adımla beraber ruhsal bir devrimin fitilini ateşleyeceğiz. Varsın dinleyenimiz, beğenenimiz çok olmasın, biz bizi insancıklara çevirmek isteyen sistemin aslında insanlığı bir felakete sürüklediği hakikatini dillendirelim kâfidir. George Orwell’in de dediği gibi: ‘’Sahtekarlığın evrensel düzeyde egemen olduğu dönemlerde, gerçeği söylemek devrimci bir eylemdir.’’



Kaynak: Fiyaka Dergisi 17. sayı

20 Ağustos 2018 Pazartesi

Bayram

Sabah saat altıyı beş gece çıktı evinden. Bayram namazını kılacağı camiye doğru yavaş adımlarla yürümeye başladı. Başı eğikti ve sağa sola savrulmuş yapraklara takılıyordu sürekli gözleri. İşte,  dedi tek başıma geçireceğim bir bayram daha. Kimine cennet, kimine azap gibi gelir bazı bayramlar. Hele ki yoksa eşin dostun, hele ki bir tas çorbanı paylaşacağın bir can yoksa evinde. Bu sefer gözü caminin etrafında hararetle oynayan çocuklara takıldı. Bir anlık mutlulukla doldu içi ve ezan okunana kadar onları büyük bir hayranlıkla izledi.
Namazı kıldıktan sonra dışarı çıktı ve birkaç kişiyle bayramlaştıktan sonra yine evine doğru yola koyuldu. Yitirdikleri geldi aklına. Gerek gerçekten bu hayattan göçmüş olan sevdikleri, gerekse hayatından çıkmış/çıkarılmış insanlar yığını. Kabristana gitmeye karar verdi. Çok sevdiği ve değer verdiği bir yakınının mezarına gitti. Üç İhlas, bir Fatiha. Sonra oturdu mezar taşının kıyısına. Ah, dedi içinden. Ah burada olsaydın da dertleşseydik seninle, sen susmazdın biliyorum. Şimdi ben vira anlatıyorum, sen dinliyorsun.
Bıktım, dedi usulca toprağa doğru. Aynı anda birkaç damla yaş süzülüyordu gözlerinden. Bütün bu tiyatrolar bana göre değil, dedi. Sen olsan hak verirdin bana. O kadar yapmacık davranıyorlar ki insanlar, bunu bilerek yaptıklarına inanmak istemiyorum ama görünen köy de kılavuz istemiyor be arkadaş. Üzülüyorum, dedi. Onlar adına da üzülüyorum. Nedense bu teatral oyun müzmin baş ağrılarımı arttırıyor. Artık dedi, artık kimse kimseye çıkarı olmadan yanaşmıyor. İnsan insana ilişki diyorduk ya hani, heh işte ondan kalmadı artık. Herkes bir şeylerin peşine takılmış körü körüne gidiyorlar. Yolda insanlarla çarpışıyorlar, umurlarında olmuyor. İçlerinde sızlayan bir yürek olup olmadığından şüpheliyim artık. Herkes senden göreceği kadar değer biçiyor artık sana.
Değişti buralar be arkadaş, çok değişti. Yoksa büyümek mi bize yaramadı bilmiyorum. Kızma ama bazen iyi ki daha erken ayrıldın aramızdan diyorum. Ne kadar az pislik görsen o kadar karlısın. İnsan çok ince detaylarla işlenmiş bir kumaşmış, onu anladım. Ama onu bozmakta, kirletmekte de üstümüze yok. Uzun lafın kısası, burada görülmeye değer pek bir şey kalmadı kadim dostum. Ben de uyumaya gidiyorum, belki düş aleminde bir tebessüm fırsatı buluruz. Tekrardan üç İhlas bir Fatiha okudu. Mezar taşını seve seve, toprağı okşaya okşaya yavaş adımlarla ayrıldı mezarlıktan. Tam eve girecekken bir komşusu iyi bayramlar, dedi. İyi bayramlar diye karşılık verdi gülümseyerek, iyi bayramlar…

15 Temmuz 2018 Pazar

                               
İnce Sızı



 Yeşillik bir alanda bir dost meclisindeyim. Bir yandan arkadaşım gitarda Ahmet Kaya'dan ''Kum Gibi'' şarkısını çalıyor, bir yandan da ona eşlik etmeye çalışırken bu satırları yazmaya çabalıyorum. Yaşamın zorluğu üzerine düşünüyorum, aklıma sürekli farklı acılar geliyor. Evladını kaybetmiş anne babalar, yetim çocuklar, haksızlığa uğramış masum canlar, hayatın darbesini yemiş mazlumlar ve daha niceleri.

 Ve diğerleri. Vurdumduymazlığı hayatlarının merkezine koymuş ''insanlar''. Çok güzel işleri, çok güzel arabaları, üst düzey makamları var. Yön algıları da bir acayip bu insanların. Sağa, sola bakmıyorlar, belki de bakmak istemiyorlar. Sanki hayat düz bir çizgiden ibaretmişçesine, sadece önlerine bakıyorlar. Dönüp bir baksalar, etraflarındaki acıları görecekler ve belki de vicdanları sızlayacak. Bu yüzdendir ki, kendilerini çok rahat kandırabiliyorlar. Onlar yapay bir mutluluğun içinde yaşamlarına devam ederken, mahalledeki yangına göz ucuyla bile bakmıyorlar.Ama maalesef bilmiyorlar ki, o alevler bir gün onların da etrafını saracak. Onların da o huzur halisünasyonu gün gelecek sona erecek.

 Onlara yardım etmek istiyorum. Durun demek istiyorum. Allah'ınızı severseniz bir yavaşlayın ve etrafınıza bir bakıverin. Yıkın bu içinizdeki ''bana dokunmayan yılan bin yaşasın'' algısını. İnsan olduğunuzu hatırlayın ve bu robotça yaşadığınız hayatı bir kenara koyun. Hatırlayın sevmenin ne demek olduğunu, hatırlayın özünüzde yatan o merhamet duygusunu.

 Bütün bu düşünceler aklımı deşerken, cırcır böceklerinin sesine takılıyor kalbim. Sonra gitarın tınıları. Hüzün ve mutluluk aynı anda göğsümde çırpınıyor ve aniden kendimi sessiz bir mutluluğun ortasında buluyorum. Hayatın bütün koşuşturmacalarından firar ediyor kalbim. Yaşamak diyorum, insanca yaşamak; zor ve meşakkatli. Ruhumun derinliklerindeki ince sızı bana yeniden savaşma gücü veriyor. Aklıma Tarık Tufan'ın bir kitabında okuduğum o muhteşem satırlar geliyor: "Ve Allah yeniden başlayanların yardımcısıdır.''. Ve yine gitardan gelen bir şarkı eşliğinde yazıma (iç dökümüme) son veriyorum: ''Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe.''

7 Temmuz 2018 Cumartesi

Batı Trakya'ma Açık Mektup






Eğer intiharlar konusunda bir önlem almak istiyorsak, bunun başlıca sebeplerinden birinin baskıcı toplum yapımızın olduğunu kabullenmemiz gerekiyor. Herkesin malumudur, teşhis olmadan tedavi olmaz. Ekonomik sıkıntıların yanı sıra çok enteresan bir toplum yapımız var. Modern dünyanın getirdiği sıkıntılara, dedikodu kültürü, başarı/başarısızlık kavramının yanlış algılara dayalı bir biçimde değerlendirilmesi vesaire eklenince, ortaya çıkan durum zayıf bir karakterle yetiştirilmiş insanlar için son derece yıkıcı oluyor. Toplum travmaları artı aile travmaları eşittir umutsuzluk/depresyon demektir. Öncelikle ailelerin sonra da her bir bireyin kendisini gözden geçirmesi şart. Tebessüm etmeyi bilen bir toplum şart. Dediğim gibi intihar gibi vakaları engellemek için maneviyat ağırlıklı ve sevme kapasitesi yüksek bir toplum oluşturmamız gerekiyor. Ne yazık ki çıkarcılık/faydacılık üzerine master yapmış insanların arasında yaşıyoruz. "Değer" kavramını eurodan ibaret sanıyoruz. Bu algılarla devam edersek üzülerek söylüyorum, daha çok insanımızı kaybederiz. Kişisel olarak, umutsuz insanımıza gerçek manada yardım etmek amacıyla oluşturulacak herhangi bir oluşumda her türlü fedakarlığı yapmaya hazırım. Ama anlamamız gereken bir şey var ki, önce birbirinin yüzüne bakabilen bir toplum oluşturmamız şart. İster inanın ister inanmayın, bir samimi gülümseme hayatına son verme kararı alan bir insanın düşüncelerini değiştirebilir. Samimiyetini kaybeden bir toplum zaten ruhen intihar etmiştir. O yüzden bizim samimiyeti tekrar yeşertebilmemiz gerekiyor. Kolay mı? Kesinlikle değil, ama imkansız da değil. O yüzden özellikle gençlere çağrımdır; kendinizi bir çıkmazın içinde hissediyorsanız bilin ki yalnız değilsiniz. Burada bir yerlerde az da olsa samimi, güvenebileceğiniz ve size güvenecek insanlar var. Bu toplum sizi çok zorluyor, biliyorum. Ama bunun üstesinden azınlık içinde azınlık olsak bile el ele vererek geleceğiz. Lütfen bunu samimi bir çağrı olarak kabul edin. Atalım artık şu tohumları.