Alelade Şeyler Kılavuzu
“İnsan bazen
neresinden tutacağını bilemiyor.”
Dikkat kesildiğimiz her olayın bizim için özel
bir anlamı vardır. Eğer ki dikkatimiz yönlendirilebilir bir şey ise onu mümkün
olduğunca bizi, kendimizi uzun vadede iyi hissettirecek noktalara yöneltmek hiç
şüphesiz ki daha evla olacaktır. İyi hissetmek insanın hayatını gerçek anlamda
devam ettirebilmesi ve şanına yakışır bir yaşam sürebilmesi adına olmazsa olmaz
unsurlardan biri. Aslında her birimiz bu düsturun peşinde koşarken bizi deyim
yerindeyse yarış atları gibi bir rekabetin ortasına salan yaşam velvelesi
içinde ondan bir o kadar uzaklaştığımızın farkında olmadan nefes
alışverişlerimize devam ediyoruz. Bazen basamakları ikişer ikişer çıkıyor bazen
de asansörün gecikişine sövmeyi ihmal etmiyoruz.
Tüm bu telaştan yaşadığı bıkkınlıkla bir
sakinlik ve sessizlik anında, aniden fırlayıverdi orta yaşlı bir abinin
ağzından bu sözler. İnsan bazen neresinden tutacağını bilemiyor. İlk
başta belli bir konu üzerinde söylenmiş biz söz-sitem olduğunu düşünerek ve ne
olduğunu daha iyi anlamak adına bazı sorular sordum. Sonrasında anladım ki
gayet genel bir cümleymiş ve bir o kadar derin. Hani diyor ya yazar kelimeler
bazen bazı anlamlara gelmiyor diye, bazen de kelimeler öylesine bir ağırlık
kazanıyorlar ki barındırdıkları harf adetlerinin kat kat üstünde bir mana
bütününü tanımlıyorlar. Hani bir kilo pamuk mu ağır bir kilo demir mi diye bir
soru dolanırdı ya ağzımızda çocukluk çağımızda, sanki bazen o bir kiloluk
şeyler anlam dolu iki kelimeyle kıyaslansa bütün karizmaları sönecekmiş gibime
geliyor son zamanlarda.
Sohbetimiz esnasında o yüz çizgilerinin
yorgunluğunu ele verdiği abinin, tıpkı bir çoğumuzda geçerli olduğu gibi iyi
hissetmeyi ne kadar geri planda bıraktığını, daha da ötesi hissetmeyi ne kadar
törpülediğinin farkına vardım. En sık yaptığımız ve hatta bazen ölümcül
olabilen hataların başında iç dünyamızı hafife alarak yaşamımıza en temel
duygularımızı ve ihtiyaçlarımızı yok sayarak devam etmemiz geliyor. Geçenlerde
bir sohbet esnasında bir arkadaşım eskisine nazaran ne kadar durgun ve
vurdumduymaz olduğunu söylerken o eski coşkusunu kaybettiğinden yakınıyordu.
Onun söylediklerini duyan ortamdaki diğer arkadaşlar da o dillendirdikten sonra
sanki büyük bir keşifte bulunmuşçasına kendilerinin de benzer bir duygudurumda
olduklarını fark ederek ne kadar da haklı olduğunu belirttiklerinde bu durumun
üzerinde kafa yorulması gereken bir şey olduğu kanısına vardım. Gerçekten de
iyice analiz ettiğimizde hepimizin az veya çok benzer haller içinde
bulunduğumuzun veyahut benzer sıkıntılarla harmanlandığımızın farkına vardım.
Peki, var mıdır bizi bu pasifize eden
vaziyetin bir çaresi diye sorulduğunda cevabın yine bizde olduğunun farkına
varmam kolay olmadı. Kişisel gözlemlerim beni “şikâyet” kavramının ellerine
bıraktı. Her şeyden şikâyet edinmeyi düstur haline getirmiş, mızmızlık
psikolojisinin esiri olmuş ve kendi kendini kurban haline getiren bir insan ve
toplum profiliyle çevrelenmiş durumdayız. O yüzdendir ki ne yapacağımızı, nereden
tutacağımızı bilemiyoruz ve bir kısırdöngü içinde hapsoluyoruz. Sürekli ve
belli aralıklarla tekrarlanan olumsuz düşünceler insanın kötü hissetmesini
sağlamakla kalmaz bunun yanında yeni olumsuz düşüncelerin de ortaya çıkmasını
sağlayarak bizi daha kötüye doğru sürüklerler. Öncelikle düzgün zihinsel
işleyiş engellenir ve akabinde şikâyet yeni şikayetleri doğurur ve bu böylece
bir nevi bir bağımlılık haline gelmeye başlar. Ancak söz konusu bağımlılık
yaygınlaşan ve hızlıca bulaşan bir etkiye sahiptir, bu da toplumsal ağların
olumlu veya olumsuz hislerin/duyguların ne kadar kolay bireyden bireye
aktarılabildiğini gösteren çalışmaları teyit eder niteliktedir.
Şimdi doğal olarak aklınızda basit bir
serzenişten nerelere geldik gibi bir soru dolanıyor olabilir. Ancak insan bazen
hakikaten neresinden tutacağını bilemiyor ve bunda bizim gündelik, alelade
olarak gördüğümüz küçücük detayların kocaman payları olabiliyor. Bu gibi
durumlarda bize en iyi pusula işlevi görecek olan mekanizma; iç muhasebedir. Evet,
bazen neresinden tutacağını bilemeyeceğiz, bazen migrenimiz tutup,
uykularımız kaçacak. Durmamız gerektiğini anladığımızda duracak, yürümemiz
gerektiği anda yürüyeceğiz ve dürtülerimizin bizi yönetmesine izin vermeden biz
onları yöneteceğiz. Gündem üstümüze gelecek, sistem dört bir koldan etrafımızı
saracak, şikayetler kulaklarımızda çınlama haline gelecek. Ancak biz, bütün
bunlar olurken kalkıp müziğin sesini açmayı ve bütün yaygaranın orta yerinde
tınıya odaklanmayı başarabileceğiz. Çünkü insan, bazen neresinden tutacağını
bilir. Yeter ki insan olduğunu unutmasın.






